MASAMIN üzerinde, bir haftadır dönüp dönüp incelediğim bir belge var. Belgenin en tepesinde “Hür Adam’ı göstermeyi reddeden sinema salonları” ibaresi yer alıyor. Nereden geldiğini sormayın, çünkü işin bu tarafı hiç önemli değil; önemli olan tek şey böyle bir listenin var olması... Kaldı ki bizim gibi kulağı kesik sektör mensupları için bu türden ticarî belgelere ulaşmak hiç de zor değil...
Önceleri satır satır yayımlamayı düşündüğüm, fakat ülkedeki huzur ortamının bozulmaması adına içeriğini ifşâ etmekten son anda vazgeçtiğim o belgede İstanbul’dan Şırnak’a kadar uzanan genişçe bir havzada, hiç bir ticarî ve hukukî gerekçeleri bulunmamasına, hattâ iki haftalık hasılatları “peşin ödeme” yöntemiyle garanti edilmesine rağmen filmi göstermeyi reddeden irili ufaklı bir kaç düzine salonun isimleri sıralanmış durumda...
Sadece şunu açıklamakla yetineyim ki listenin ağırlığını, İstanbul, Ankara ve İzmir’de “Beyaz Türkler”in yaşadığı “kurtarılmış bölgeler” ile Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı boyunca bu topraklara egemen kılmaya çalıştığı “Bizler, Türk ve Kürt olarak iki kardeş halkız” mesajından ölesiye korkan, PKK ve onun siyasî uzantısının tahakkümündeki bazı doğu şehirleri oluşturuyor. Bu da zaten daha aylar öncesinden beklediğim doğal bir sonuçtu.
Öte yanda, son bir haftadır elimde uzaktan kumanda cihazıyla televizyon kanallarında geziniyorum. Daha Bediüzzaman’ın adını doğru düzgün telaffuz etmekten âciz, “âyet” ile “hadis”i birbirine karıştıran bazı tarihçi bozuntuları, konuşurken ağızlarından öfke içinde köpükler saçan bir takım kokana hatunlar, “Bu adam bir vatan hainiydi! Nasıl olur da filmi yapılır! Bu cumhuriyete yönelik açık bir kalkışma!” türünden çığırmalar içindeler...
Hepsine gülüyorum... Gülmekten de öte, ciddi ciddi acıyorum...
Çünkü bütün bunlar, “resmî tarih”in aşılmaz gibi görünen o yüksek duvarlarının bloklar hâlinde çatır çatır çökme sesleri... “Mühim olan devrim, gerisi yalnızca görev zâyiâtıdır” mantığıyla çalışan bir silindirin altında hayatları mahvedilmiş insanların kendilerinden sonraki kuşaklara unutturulmaya çalışılan acıklı hikâyeleri üzerindeki paslı pranga kilitlerinin yıllar sonra yeniden açılması vesilesiyle duyulan metal şakırtıları...
Sayın cumhuriyet savcısı, henüz gösterime bile girmeden “Hür Adam” hakkında soruşturma açmış. Kendisine kolaylıklar diliyorum. En az iki uzman hukukçunun danışmanlığında ve her karesi yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre çekilmiş bir filmde ne tür bir kusur bulacak, gerçekten ben de meraktayım. Yıl 1980 olsaydı Tanrısever ve arkadaşlarını Metris’e, Mamak’a atmak çok kolay olurdu da 2011’de, bütün hukuk kuralları AB mevzuatına uyumlu hâle getirilirken bir sinema filminin 2,5 dakikalık fragmanı üzerinden “vatana ihanet” dâvâsı türetmek o kadar kolay bir iş değil...
Kaldı ki eğer hâlâ sinema filmlerini cezalandırma faslındaysak, “Bu memlekette son 10-15 yıldır ülkedeki rejimi silah zoruyla devirmek isteyen Marksist-Leninist militanların, komünist şairlerlerin, Sabetayist kökenli azınlıkların ve ayrılıkçı-Kürtçü karakterlerin odak noktasında yer aldığı, Türkiye yakın tarihini yerden yere vuran o kadar çok sayıda film çekildi ki bütün bunların gösterimleri sırasında neredeydiniz, vatanı hainlerden koruma yönündeki o güzel refleksleriniz neden çalışmıyordu?” diye sormak gerekiyor kanun koruyuculara...
Bu film için kalemini daha aylar öncesinden bileylemiş olan kimi sinema yazarlarına ise zaten söylenebilecek fazlaca bir şey yok. “Biz 40 kişiyiz birbirimizi biliriz” misâli, onlar şu fânî hayattaki vazifelerini, biz de kendi vazifemizi yerine getirmekteyiz. Adınız kadar emin olabilirsiniz ki son günlerde sütunlarında “Hür Adam”a nefret kusan o kesim (...), bazılarını sayfamda açıkça dile getirdiğim teknik-estetik eksikliklerinin hiç biri olmasaydı bile anılan filmi yine topa tutacaklardı. “Hür Adam”a yönelik vahşi eleştiriler, çok istisnai bir kaç kalem erbabının sağduyulu yorumları haricinde, hiç bir sinemasal temele dayanmıyor. An itibarıyla, bu sinemasal hikâyenin çevresinde yaşanan çatışma tamamen “ideolojik”dir; hak ve batıl arasındaki “fikir mücadelesi”dir. Manzara böyle olunca, “Hür Adam” da bu açıdan artık 10-15 TL bilet bedeli ödenerek tüketilen sıradan bir sinemasal ürün olmaktan çoktan çıkmış durumdadır.
Sen, sevgili Türkiye Cumhuriyeti halkı! Beni bugüne kadarki sinemasal öngörülerimde hiç bir zaman yanıltmamış, sağduyusuna en az kendi sağduyum kadar güvendiğim bir kitle olarak, eline bir kez daha, “Türkiye’nin gizli sahipleri” pozisyonunu terk etmemek için direnenlere esaslı bir şamar atmanı sağlayacak müthiş bir fırsat geçmiş durumda...
Aylar önceki bir yazımda belirttiğim gibi, Türkiye Cumhuriyeti sinema tarihinde hasılat rekoru, yaklaşık 4 milyon 350 bin biletli izleyiciyle “Recep İvedik-2”te... Bu utanç verici rakam, ülkemizin hem yüz yıllık entelektüel birikimi, hem de halkımızın sinema bilgisi ve bilincini simgeliyor ne yazık ki...
Yapımcılar görevini yaptı, dağıtıcılar görevini yaptı, benim gibi sinema yazarları da görevini yaptı...
Şimdi artık sıra sende...
“İvedik”e müstahak bir toplum olmadığımızı cümle âleme sen göstereceksin ey güzel halkım!
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir, teşekkür ederiz.
Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!