Zamanın hastalığı: DÜNYEVÎLEŞMEK

Kâinatın yaratılışı bir muhabbetin neticesidir. Cenâb-ı Hak: “Habibim sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım.” buyuruyor. Muhabbet insanın özünde de var.

27 Ocak 2012 Cuma 13:57
Zamanın hastalığı: DÜNYEVÎLEŞMEK
 İnsan bu fıtrî muhabbetin neticesi olarak başta kendisini, anne-babasını, evlâtlarını, eşini, dostlarını, peygamberleri, evliyaları, leziz yiyecekleri, kısacası bütün güzel şeyleri ve dünyayı sever. Bütün bunları sevmeyi yasaklamak fıtrata aykırıdır. Fıtrî olan şekli, bu güzel duyguyu Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti hesabına ve şükrederek kullanmaktır. Çünkü bütün sevgiler, O’nun muhabbetinin bir parıltısıdır. 
Cenâb-ı Hak, mutlak kudret ve zenginliğini yansıtmak için insanı, çok aciz ve fakir olarak yaratmış, ihtiyaçlarını da kâinatın her tarafına dağıtmıştır. Bu ihtiyaçlarını karşılaması için hem ruhuna, hem de vücuduna mükemmel cihazlar takmıştır. Bu mükemmel cihazlara imtihan sırrına binaen bir sınır koymamıştır. İnsana akıl, kalp ve vahiy aracılığı ile istikamet ve orta yolu bulma fırsatı tanınmıştır. 
Dünyayı kendisi için “her şey” olarak görme, dünyanın ne için var olduğunu, gerçek mahiyetinin ne olduğunu kavrayamama, “orta yol” olarak belirtilen İslâm’dan ve onun temel öğretilerinden az ya da çok sapma anlamına gelen dünyevîleşme, ahiret inancını taşıyan mü’minlerin de karşı karşıya kaldığı çağımızın çok önemli bir hastalığıdır. İnandığı gibi yaşamayan mü’min, zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlar ve dünyevîleşmenin ortasına düşer. 
Eşyanın insana hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu ister özgürleşmek adına inkâr fikrinden kaynaklansın, isterse eşyanın cazibesinden kaynaklansın, dünyanın ve eşyanın egemenliği altına girmeyi Kur’ân ahlâkı kabul etmemektedir. İster dünyadan yüz çevirme ister dünyaya tapma şeklinde olsun, aşırıya kaçan herhangi bir anlayışın kabul edilmesi mümkün değildir. Sanki ‘yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak’  hayatımızda esas olmalıdır. “İki günü aynı olan zarardadır.” hadis-i şerifi de her gün yeni bir mesafe almak için insanı sürekli gelişmeye ve ilerlemeye sevk etmektedir. Dünya ahiretin tarlası olduğuna ve ahiret hayatı da dünyada kazanılacağına göre, insanın dünya hayatını iyi değerlendirmesi, kıymetini bilmesi, üzerinde daha çok düşünmesi ve planlaması gerekir.
Dünyevîleşme hastalığı âlime, cahile, din hizmetine yıllarını vermiş olanlara, nefis terbiyesi ve manevî eğitim yolunda büyük mesafeler almış olan kimselere de bulaşabilir. “İnsanlar helâk oldu. Âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu. İlmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu. İhlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” hadis-i şerifi böyle bir tehlikeden sakınılması gerektiğini açıkça vurgulamaktadır.
Zenginleşmek dünyevîleşmek anlamına gelmez. Asıl dünyevîleşmek insanın, ruhî ve uhrevî yönünü erteleyerek hayatı, sadece dünyevî haz ve refahtan ibaret bilmesidir. Dünyevîleşme insanın ahiretini unutmasıdır. Yine dünyevîleşme, iyilikseverlik ve yardımseverlik duygularını köreltmekte; benmerkezci, doyumsuz; gösteriş, kibir ve gurur sahibi yapmakta; şöhret tutkunu, başkasının malına göz diker, gerektiğinde şiddet kullanır, sınırsız ve amaçsız bir hırsla tüketim yapar hâle getirmektedir. 
Dünyanın parlak cazibesine kapılan kişi, önce hayat standardını yükseltmek için bütün çarelere başvurmakta, ardından bu yüksek hayat standardını düşürmemek için daha çok kazanmaya, kendini daha fazla dünyaya vermeye mecbur hissetmektedir. Dünya malı, makam, mevki, şöhret ve itibar kazanmak yolunda, çoğu kere -farkında bile olmadan- sahip olduğu mukaddesatını feda etmektedir. 
Başlangıçta meşrû amaçları gerçekleştirmek için sadece bir araç olarak telâkki edilen dünya malı, sonunda amaç haline dönüşebilmektedir. Bu durum da kulluk görevlerinin ihmal edilmesine sebep olmakta, helâl-haram anlayışını zedelemekte, salih ameller işlemeyi unutturmaktadır. Zevkleri, cazibesi ve parlaklığıyla insanları aldatarak tuzağına düşüren dünya, insanı kendisine bağlamakta, sonunda köle ve esir haline getirmektedir. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm, dünya malının çetin bir imtihan ve gönül zayıflığı olduğuna işaret etmiş, hayatı boyunca dünyaya ve dünyalığa önem vermemiş, dünyayı bir “misafirhane” gibi telâkki etmiştir. 
Günümüzde aşırı tüketim çılgınlığı, beyin yıkayan reklâm ve propaganda araçları, dünya hırsını körüklemekte, insanı maddeye köle haline getirmektedir. Erişilmek istenen hayat standardı çıtası da sürekli yükseltilmekte, dolayısıyla -sunî- ihtiyaçlar sürekli artmaktadır. Bu maddî sıkıntılar iman, irade ve bilgi durumuna göre acı olaylara, yüz kızartıcı suç işlemeye, aile içi huzursuzluklara, ruhî bunalımlara, intihar ve saldırganlığa sebep olmaktadır. Normal ihtiyacından fazla dünyalık peşinde koşanın kalp gözü ve basireti kapanır, gönlü de kararır. Cimrilik, açgözlülük ile aşırı dünya hırsı, toplumdaki sosyal dengeyi ve huzuru bozar. 
Yüce Allah, “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kur’ân 54: 49) demektedir. Bu ölçüyü her yerde görmemiz mümkündür. İnançta dengeyi sağlayan asıl unsur tevhid akidesidir. Müslümanların hayatlarından, takva ve azimeti kaldırarak yerine ruhsatı koyması ya da dünyayı terk veya uhrevî olanı ertelemeye gitmesi, bu dengenin bozulma yolunda atılan adımlardır. 
Peygamberimizin (asm), “Vallahi, sizin hakkınızda korktuğum şey, dünya uğrunda aranızda rekabete düşmenizdir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi; Bkz. İbnTeymiyye, 1990: 54-58) hadisi dünyevîleşmeye ve bu dengenin bozulmasına karşı ciddî bir uyarıdır. İslâm, dünya-ahiret dengesi konusunda itidalin ve orta yolun izlenmesini tavsiye etmiş, ne dünya için ahiretin, ne de ahiret için dünyanın terk edilmemesini emretmiştir. Bir âyette; “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma.” buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz de (a.s.m.), “Kendini tamamen ibadete verme ve dünyayı ihmal etme.” diyerek dünya ahiret dengesinin önemine dikkat çekmiştir.
Dünya malına karşı tutulan orta yol, yani hırs göstermeme, tembelliği gerektirmez. Bilâkis düzenli, planlı ve programlı çalışmayı gerektirir. Dünya geçici olmakla birlikte, her dakikası ahiret lehinde değerlendirilebilen ve ahiretin ebedî hayatının kazanılabileceği bir yerdir. Mü’minin, meşrû dairedeki yapacağı her çalışma, ahireti hesabına geçen bir ibadet hükmünü alabilir. Kulluk bilinciyle, Sünnet-i Seniyye dairesinde günlük işlerini yapan bir kişinin yaptığı her şey hem ibadet olur, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun bir şekilde mükemmelleşir, kusursuzlaşır.
Dünyayı nasıl sevelim?
Dünyayı, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla ahiretin tarlası, esma-i İlâhiyenin aynası, Cenâb-ı Hakk’ın mektubatı ve geçici bir misafirhanesi olarak sevmek gerekir. Dünyayı ve mahlûkatı kendi hesaplarına değil, kalbe başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeden Allah hesabına sevmek gerekir. Çünkü kalbin içi (batını) Allah’a mahsustur ve O’nun aynasıdır. 
Dünya fani ve geçici olduğu için kalbin alâkasına değmiyor. Oysa Allah hesabına olan bütün sevgiler, muhabbetler, elemsiz bir lezzet verir. İlâhî muhabbeti ziyadeleştirir. Bir padişahın ihsan ettiği bir elmada iki lezzet bulunur. Birisi elmanın kendi lezzeti, diğeri de padişahın iltifatıdır. Bunun gibi eşyaya ve bütün nimetlere kendi hesaplarına bakmakta bir lezzet, Allah’ın ihsanı hesabına bakmakta iki lezzet bulunmaktadır. Ayrıca ikinci lezzet, baki ve kalıcı lezzetleri netice vermektedir.
Bütün nimetlere ve meyvelere zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilce lezzetlenilse, o muhabbet nefsanî olduğu için lezzetler de geçicidir ve elemlidir. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın iltifatı olarak sevilse ve o ihsan ve iltifatların derecelerini takdir etmek suretinde tam bir iştah ile lezzet alınsa, hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzet olur. Ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur; safâları, lezzetleri, rahatları azdır. 
Verilen nimete kanaat eden, kadere rıza gösteren ve Allah’a tevekkül edip ve teslim olan mü’min, aşırı dünya sevgisinden kendisini korur. Rızkının İlâhî garanti altında olduğuna inanmakla birlikte onu elde etmek için çalışması gerektiğini bilir. Kazandığını harcarken ise iktisatlı davranır. Bu dünyanın geçici bir imtihan dünyası olduğunu düşünür ve Allah’ın rızasını kazanmak için var gücüyle kulluk standardını yükseltmeye çalışır. 
Zenginlik, ilim, güzellik, şöhret, gençlik, yüksek mevki ve makamlar gibi dünyevî cazip nimetler aslında insana verilen emanetlerdir. Bu açıdan verilen emanetlerin, kulluğun gereği olarak emanet sahibinin rızası yönünde kullanılması ve asıl yatırımın ahiret hayatı olması bilinciyle hareket edilmesi esas olmalıdır.
Sonuç olarak:
İnsan çok aciz ve fakir bir varlıktır, sonsuz ihtiyaç sahibidir. Günaha düşmeye, hata işlemeye, dünyanın fani ve geçici bir misafirhane olduğunu unutmaya, gaflete dalmaya her zaman müsait bir fıtrata sahiptir. Bu olumsuz durumlardan kurtulup uyanık kalabilmenin yolu ise zikir, tefekkür ve şükür halini hayatın her ânına hâkim kılmaktan geçer. Bunun için imanı güçlü kılacak kitaplar okumalı, arkadaşlar edinilmeli ve dinî sohbetlere katılmalıdır. Allah için sevmeli ve Allah için yaşamalıdır.
Kaynaklar:
1-Dünyevîleşme Üzerine, Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile Röportaj-Sedat Memiş.
2-Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, s: 137, Yeni Asya Neşriyat.
3-Otuz İkinci Söz - s. 292, 293.
4-Dünyevîleşme, Dr. H. İbrahim KUTLAY, Haziran 1, 2000.   
Haber Kaynağı: YeniAsya

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    Mail Listemize Katılın!

    Yeniliklerden Haberdar Olun!


    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    Sonuçlar Tümü

    ?'Başkanlık Sistemi' getirilmeli mi?

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:

    ARŞİV