İki insandan söz edeceğim. Mesnevî’si olan iki hazret-i insan.
İlki; sevdiği yemeğe kadar hayatı bütün açıklığıyla bilinen, 6 ciltlik Mesnevi’si ile bütün dünyaya hâlâ rehberlik eden, toprağa gömüldüğü 1273 yılından bugüne kadar hemen her insanın genetik kodlarına nüfuz edecek kadar canlı olan Mevlânâ Celaleddin Rumi.
Şu günlerde son kitabı Elif ile Türkiye’de de satış zirvesine oturan romancı Paulo Coelho, yıllardır özünü Mesnevi’den aldığı kitaplarıyla, tıpkı Robin Sharma ve muadili yazarlar gibi ülke ülke dolaşarak verdiği konferanslarda Mevlânâ’yı anlatıyor.
İşte o Mevlânâ bir gün Konya sokaklarında yürürken iki kişinin ağız dalaşı yaptıklarına şahit olur. Kavgacılardan biri ötekine hakaret için ağzını açtığında diğeri bağırır:
“Bana bir tane söylersen benden bin tane işitirsin ona göre!”
Mevlânâ kireç gibi bir yüzle panik halde atılıp arasına girer kavgacıların. Sövecek olana döner;
“Ne söyleyeceksen bana söyle!” der. “Bin tane de söylesen vallahi benden bir tane bile işitmezsin!”
Dedim ya hayatı sevdiği yemeğe kadar bilinen diye...
İşte o insan, o hazret-i insan hayatı boyunca kendisine edilen hakaretlere ve iftiralara, ağzını açıp tek sözle karşılık vermemiştir. “Sövene dilsiz!” olmuştur.
Ve fakat; değerlerine ve değer verdiklerine edilen hakaret ve iftiralara karşı ise ağzındaki baklayı çıkarmaktan hiç çekinmez.
Açın Mesnevi’yi, sohbetlerinden oluşan Fihi Mafih kitabını değerlerine ve değer verdiklerine hakaret edenlere neler neler savurur!
Okuyun hayatını, yemekler içinde en çok yoğurda ekmek banmayı seven bu insan, bu hazret-i insan, karşısındaki Selçuklu Sultanı’na “Sen sahibini ısıran bir köpeksin!” diyecek kadar celallendiğini göreceksiniz!
Makalat’ını okuduğunuzda aynı tavrı Hazret-i Şems’te de bulursunuz.
«««
Mesnevi’si olan diğer insan, öteki hazret-i insan ise Bediüzzaman Said Nursi.
Onun da bütün hayatı, hapishanede tanelerini “Cumhuriyetçidirler” diyerek paylaştığı karıncalara ikram ettiği pirinç çorbasına varıncaya kadar biliniyor.
Böceğinden çiçeğine, otundan ağacına kadar her nesneye “Gardaşım!” diye hitab eden Said Nursi, bir soruya “Gavura gavur denmez, köre hey kör denmeyeceği gibi.” cevabını verir.
O kadar işkenceye, hakarete, sürgüne, hapsedilmelere karşı yapıp edenleri bu millet ve bu milletin kutsalı hesabına affettiğini söyleyerek “Dilerim Allah da affeder!” duasında bulunur.
O insan... O hazret-i insan...
Ve fakat açın Tarihçe-i Hayat’ını... Mesnevi-i Nuriye’sini... Lahikalar’ını.. Lem’alar’ını... Mektubat’ını... Velhasıl Risale’lerini... Okuyun...
Değerlerine ve değer verdiklerine saldırıldığında nasıl bir arslan kesildiğini, sözünü özünden sakınmadığını göreceksiniz!
Tıpkı “Üç üstadımdan biri” dediği Mevlânâ gibi tepeden tırnağa Celal kesildiğine şahit olacaksınız!
O insan... Saltanat döneminde, devr-i istibdatta “Cumhuriyetçidirler” diyerek çorbasının pirinçlerini karıncalarla paylaşan o hazret-i insan; tıpkı yoğurda ekmek banıp yemeyi Sultan Sofrası’na değişmeyen Mevlânâ ile Şems ile aynı candan, aynı tenden, aynı tinden, aynı damardan biri olarak değerlerine ve değer verdiklerine hakarete kalkışanlara haddini bildirmekten çekinmez, sofralarına oturmaz, semtlerine uğramaz!
Ahmet Tezcan, Zaman-Pazar, 27.3.2011
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir, teşekkür ederiz.
Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!